“Tabi o zamanlar kız liseleri de askeriyenin kadın versiyonuydu. Sıkı disiplin olacak diye koydukları saçma sapan kurallarla canımıza okurlardı, sizdeki rahatlık bizde nerede…”

Kahveyi karıştırdığı kaşığı silip, bu kez hafızasını karıştırmaya başladı teyzem. Fincanları çıkartıp altlıkların üzerine özenle yerleştirdi.

“Lise ikideyim o zaman, en kaynadığımız zamanlar. Bir akrabamızın nişanı var, nasıl hevesliyim ama göreceksin. Önceki akşam giyip giyip çıkarmışım elbisemi, sabahı zor etmişim. Okul çıkışı annem elbisemle geldi, geç kalmamak için okuldan gideceğiz nişana. Okuldan da üniforma dışında bir kıyafetle çıkmak yasak. Ben gene de anneme güvendim giydim elbisemi, yürüdük kapıya. Ama bekçi bir türlü çıkartmıyor, üniformasız olmaz diyor başka bir şey demiyor adam.”

“Eee, siz ne yaptınız peki?” diye sordum.

Gülerek ocağın altını kapattı teyzem. Fincanları kahveyle doldurup masaya koydu, yanıma oturdu. Devam etti anlatmaya.

“Dedim sen misin beni engelleyen, döndüm gerisingeri, giydim jilemi elbisemin üzerine. Çıktım kapıdan öyle, bir adım attım, etrafta insan var,kalabalıktır, pencereden bakıyorlardır dinlemeden başladım soyunmaya.”

Bir süre gülüştük.

“Valla mükemmelsin teyze.” dedim. “Sonra bir şey oldu mu?”

Birden ciddileşti suratı.

“Nolacak, disipline verdiler beni orospu çocukları.”

Sessizlik içinde içtik kahvelerimizi.

Reklamlar

sonra da uyanıyorum amk.

“Anane çok darlandım ben dışarı çıkıyorum.”

Bir sokak var, orası belli. Sokak çıkmaz; sonda film afişleri görüyorum, yanında Arap kadın turistleri. Kocaları işlerini görecek de dışarı gelecek, misafirliğe gidecekler.

Geri dönüyorum, saat geç olmuş, sokak sıkıntıma çare değil, meydana yürüyorum. Adamlar el kol hareketleriyle bana yöneliyorlar; küfrü basıyorum. Tabela ışıkları yanıp sönüyor, gözlerimi kapatıp açıyorum. Meydana yürümeye devam ediyorum ama meydana yürüyüş bitmek bilmiyor. Saat geç oluyor, geç olmak bana yaramıyor. Hızlanıyorum. Sonunda meydandayım.

Gençler görüyorum, boyunlarında ç. atkısı, birbirlerine bir elma, üç muz atıyorlar. Sonra bana da atmaya başlıyorlar. Atmayın diyorum, gene atıyorlar. Yapmayın diyorum, yapmaya devam ediyorlar. Beni hiç dinlemiyorlar. Uzakta bir araba, arabanın yanında sarı kazaklı bir adam görüyorum adını taksi koyuyorum. Normalde huyum değildir -huyum kurusun-  “Taksi!” diye bağırıyorum. Elimi kaldırıyorum, kara bir el bileğime yapışıyor, elindeki bıçak boynuma aksediyor. Bıçak da bıçak ama; paslı yemek bıçağı. O ileri ben geri, itiyor beni. Fark ediyorum bu bir yokuş, ters düz oluyorum. “Ö. Abi var” diyorum. “Tanıyor musun?”.Cevap vermiyor, meydandan gittikçe uzaklaşıyoruz. “Yapma n’olursun, Ö. Abi, T. Abi var sizlerden,yakınıyım, yapma!” diyorum ama sağır olmalı, hala cevap vermiyor. Dayanamıyorum, yokuş oluyor aşağı ben oluyorum tepetaklak.

Arkada çoğalan atkılar görüyorum, bıçak gırtlağımda.

Kendimden büyük yaşlar doğuruyorum.

2013 yılına bir bakış

Aylardan ocak yaşlarımdan on iken bir akşam annem benimle bir şey konuşacak şeyleri olduğunu söyledi. Yatak odasına gittim ki bizim evde ne zaman  önemli bir şey konuşulacak olsa yatak odasına gidilir, evde yabancı birinin varlığından bağımsızca kapı kapatılırdı. Babam yatağın bir ucuna ilişmiş, yüzündeki ifade beni ister istemez gene ne yaptım acaba düşüncesine itmişti. Öğretmen olduğu gerçeğini hayatının her bir bucağında bir rozetli göğüs gibi gere gere taşıyan annem kelimelerini özenle seçerek, sakince konuşmaya başladı. Ayın ocak yaşımın on olmasından mütevellit annem benim her şeyi anlayabilecek olgunlukta olduğumu, benimle her şeyi paylaşabileceklerine inandıklarını, babamın hasta olduğunu, babamın hastalığının çok önemli  olduğunu ama ne olduğunun o kadar da önemli olmadığını, bunlara takılıp derslerimi aksatmamam gerektiğini, hayır Ada zaten kendilerinin de bilmediklerini, ameliyat olması gerektiğini ve bu yüzden bir süre evde olamayacağını söyledi. Üzülmemem gerekiyordu çünkü babam zaten ameliyat olduktan sonra iyileşip gelecekti. Ben de olgun her çocuğun yapması gerektiği gibi öyle yaptım.

1993 yılının Eylül ayında doğduğumda hava nasıldıysa, 2003 senesinin Şubat ayında da öyleydi; yaşadığımız şehirde çok da yadsınan bir şey değildi bu, kar görmeyen bir dünyam vardı o zamanlar. Hafta içi olduğundan sokağa çıkmak yerine ders çalışma sorumluluğunu üstlendiğim bir akşam ders çalışamıyordum çünkü kapının önünde annem yere çökmüş kendinden geçercesine ağlayıp yapamayacağını söyleyip dururken ananem yapabileceğine, yapması gerektiğine dair telkinlerde bulunuyordu. Annemin elinde Kur’an-ı Kerim vardı ve ben Arapça okumayı unuttuğu için ağladığına ikna olmuş bir vaziyette kendi okuduklarıma odaklanmaya çalışıyordum.
On sene kadar önce bir nisan ayında annem yan odamda iki yaşındaki kardeşimin tüm mal varlığını bir avuç bavul içinde topluyordu. Anneannemle dedem evlerine dönerken kardeşim de o sene İstanbul’u benden önce görecekti. Odamda dolabın içine saklanmış ağlarken ben, kardeşimin de çok olgun bir çocuk olduğunu düşünüyordum.
On birinci doğum günüme iki ay saydığım bir yaz günü Ankara’daydık. Deniz olmayan bir yere niçin tatile geldiğimizi anlayamadığım kadar babamın niçin her gün hastaneye gittiğini de pek sormamıştım, zira annemin her yemek sonrası verdiği bozuk paralarla on milyona ne zaman ulaşacağımın hayali oldukça heyecan vericiydi. Orduevinin havuzuna gitmek için anneme yalvarmayı başarıya erdirdiğim bir günün devamında annem sözünü dinlemeyip kendisini zor durumda bıraktığım için bana bağırıyor, artık kabarmaya başlayan etlerim canımı çok acıtıyordu, ama işte annem de en az benim kadar ağlıyordu. Annem o akşam ben onu zor durumda bıraktığım için İstanbul’a gidip ertesi gün kardeşim ve babama moral olsun diye aldığı bir bavul dolusu fotoğraf albümüyle orduevi odasına geri döndü.Ertesi gün de beni yüzme kursuna yazdırdılar.
Aslında lafı çok da uzatmanın gereği yok, diyeceğim o ki; 2013 yılını pek bilmem ama 2003 yılı benim için pek kolay geçmemişti.

kırmızı benekli adam

İkimizin de bir diğerinden pek bir beklentisi yoktu. Aslında bana soracak olursanız ‘hadi akşam Taksim yapalım‘ kıvamına bile ne zaman gelmiştik onu da tam bilmiyorum. Bir biçimde karşılıklı oturmuş, aynı keki farklı kelimelerle süsleyip fırına sürüyorduk. Normalde arap gibi içebileceğim biram bile yarım kalmış, kalkmak için bitirmesini bekliyordum ki zaten o da fazla uzun sürmedi. “Haydin o zaman.” ile kalktık. Oturduğumuz yerden aydınlığa çıkana kadarki yolun ıssızlığının ürpertmesinden olsa gerek yolun ıssızlığından başka bir şey konuşmadık. Köşeye çıkınca, “Dur bizim çocukların siparişlerini alayım.” diyip büfeye girdi, ben de arkasından. Metrekare başına düşen insan sayısını aştığımı fark edip “Ben dışarıdayım.” dedim. Tam çıkacakken kapıda aksak bir adam belirdi, ikimiz de birbirimize izin vermeye gönüllü olmamış olacağız ki sıkış tıkış aynı anda geçtik kapıdan. Pek üzerinde durmadım zira hava pek soğuktu, bir an önce çıkmasını bekliyordum içeriden. 

Onun yerine minnetini tekrarlamazsa düşermiş gibi “Sağ olun.” diyen aksak adam çıktı dışarı. Bana döndü. Ceketinin içine koymakta olduğu biradan hayatı boyunca içmiş olduğu kadarını da yüzünün sağ tarafına kırmızı benek olarak sıkıştırmıştı. Aksak adam artık kırmızı benekli adama dönmüştü. Nitelendirmeler mühimdir tabi. “Bu böyle olmazdı.” dedi.

“Nasıl abi?”

“Bu böyle olmazdı diyorum. Biliyor musun eskiden benim çok fazla param vardı.” dedi.

“Doğrudur abi.” dedim. Hepimizin eskiden çok parası vardı.

“Ben balıkçıyım. Sarıyer Rumelihisar’da. Bu böyle olmazdı.”

Evet abi, bu gerçekten böyle olmazdı.

Bizim çocuk dışarı çıkınca onun da elini sıkıp yanaklarına birer filtresiz kondurdu. Sigara sordu, yok cevabını alınca da bir kere daha dile geldi, “Bu böyle olmazdı. İyi akşamlar.”

Arkamızı döndük, gidiyorduk ki gene sesini işittim, “Kıvırcık, iyi akşamlar!”

Cevap veremedim zira bu eskiden böyle olmazdı. 

Sana da iyi akşamlar abi.